..

..
..

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Trafo ve yüksek gerilim hatlarının yaydığı elektromanyetik radyasyonun sağlığımıza etkisi nedir?Yüksel ATAKAN yazısı










Bir elektrik santralında üretilen elektriğin, voltajı iyice yükseltilerek (30.000-300.000 Volt gibi), uzak yerlere, yüksek gerilim hatlarındaki (YGH) en az ısı kaybıyla iletildiğini fizikten biliyoruz. Kentlerin çeşitli yerlerine kurulan trafo (transformatör) istasyonlarında (kulübelerinde, bkz. şekil) genellikle 10.000 ile 36.000 Volt arasındaki yüksek gerilim (voltaj), 400 ile 220 Volt arasındaki değerlere indirilerek evlerde, iş yerlerinde kullanılır duruma getiriliyor. Böylelikle, trafolardan binalara yeraltı kablolarıyla genellikle 50 Hertz frekansında ve yüksek akım şiddetinde (Ampere) 220 voltluk alternatif elektrik akımı ulaşıyor.
Trafolar ve YGH çevresindeki elektromanyetik alanlarda yaşayanların sağlıklarının etkilenip etkilenmediğiyle ilgili olarak daha önceki yazılarımızdaki /1,2/ açıklamalarımızı bu yazımızda yeni baştan ele alarak sunuyoruz. Umarız böylelikle, bize gelen sorular da yanıtlanmış olur.
Vücutta oluşan elektrik akımı
Gerek yüksek gerilim hatları (YGH) gerekse trafolar, çevrelerinde elektromanyetik alanlar oluşturuyor. Trafonun ikincil devresi ve bundan çıkarak evlere, yer altı kablolarıyla, dağıtılan değişken elektrik akımının ürettiği elektromanyetik alanlar, çevrelerindeki her türlü iletkende (metallerde) olduğu gibi insan vücudunda zaten bulunan 'elektrik yüklerini' harekete geçirerek elektrik akımları oluşturuyorlar.
Trafonun ve yeraltı kablolarının değişken elektrik alanı, enerjisini, orada bulunan bir insanın vücudunun dış yüzeyindeki 'elektrik yüklere' aktararak, çok büyük oranda yitiriyor ve elektrik alanı, vücut içlerine fazlaca girip etkili olamıyor. Bu nedenle trafoların elektrik alanlarının vücuda etkisi çok azdır. Trafonun ve yer altı kablolarının çevrelerinde oluşan değişken manyetik alan ise, vücudun dış yüzeyinde pek zayıflamadan vücut içine girerek hücrelerdeki elektrik yüklü parçacıkları harekete geçiriyor ve değişken (alternatif) elektrik akımı oluşturuyor. Bu değişken elektrik akımı da tekrar değişken manyetik alan yaratıyor.
Trafo kablolarından çekilen elektriğin 'ampere' birimiyle ölçülen akım şiddetinin her an, az ya da çok olmasına bağlı olarak, manyetik alanın akı yoğunluğu değişim gösteriyor. Bunun sonunda, trafo, yeraltı kabloları ve YGH'nın çok yakınlarında bulunan insanların vücutları içinde indüksiyonla oluşan elektrik akımları, sağlığı etkileyebiliyor.
Kablolar evlerin çok yakınında ise bunların etkileri, daha uzaktaki trafolardan daha çok olabiliyor. Uluslararası ilgili kurumun (ICNIRP)*, bugüne kadar yapılan bir çok bilimsel araştırmaya dayanarak belirlediği sınır değer aşılmadığı sürece, trafolardan ve YGH'dan vücutta oluşacak elektrik akımının insana zararlı olma riskinin çok düşük olacağı ilgili bilimsel yayınlarda ve yönetmeliklerde yer alıyor.
İlgili uluslararası kurum (ICNIRP)*, bugün sınır değer olarak 50 Hertz frekanslı elektromanyetik alanlar için, manyetik akı yoğunluğu sınır değerini 100 mikroTesla (µT)** ve elektriksel alan şiddetinin sınır değerini ise 5000 Volt/metre olarak belirlemiştir. İyonlayıcı olmayan radyasyonun etkileriyle ilgili olarak alınacak önlemler ve sınır değerler Türkiye'de Resmi Gazete'nin 24.07.2010 tarihli 27651 sayısındaki yönetmelikte belirlenmiş olup, ICNIRP değerlerinden türetildiği görülmektedir /3/.
Trafolar kurulurken dış duvarlarında ve yeraltı kablolarının yakın çevrelerinde genellikle bu değerlerin çok altında kalınmasına, trafolar kurulurken dikkat edilmesi gerekiyor. Trafodan bir kaç metre uzakta ise manyetik akı yoğunluğu iyice düşüyor. Trafo, bir binanın içindeyse, yanındaki, tam altındaki ve üstündeki odalarda sınır değerlerin aşılmamasının da sağlanması gerekiyor.
‘Değişken manyetik alanların’ etkisi, daha uzaklarda (trafoların 5-10 metre uzağında) büyük ölçüde düştüğünden, insana etkisi de git gide azalıyor. Portatif bir aletle çeşitli trafolar yakınında yaptığımız ölçümler bunların duvarlarında en çok 2 mikroTesla (µT) değerini gösterirken, bu değerler 1-2 m uzaklıkta onda bire iniyor. Trafo kulübelerinin duvarları içten, elektrik yükleri için geçirgenliği yüksek , genellikle ‘Mü’ malzeme denilen bir alaşımla zırhlanıyorlar genellikle ‘Mu-Metal’ malzeme denilen bir alaşımla zırhlanıyorlar (Mu-Metal malzeme: % 80 nikel, % 15 demir, % 5 molibden ve çok az miktarlarda da silisyum, manganez ve karbon’dan oluşabildiği gibi %77 nikel, %5 bakır ve %2 krom veya molibden de olabiliyor bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Mu-metal).
Yüksek gerilim hatları (YGH) ve direkleri

Bir trafo kulübesi ve yakınındaki bir insanın vücudunu etkileyebilen elektromanyetik radyasyon sonucu vücut içinde, indüksiyonla oluşan, elektrik akımları (biraz büyütüldüğünde) şematik olarak gösteriliyor.
Özellikle kalp pili gibi vücutlarında elektronik aygıtlar taşıyanlar için koruyucu bir önlem olarak, 20 mikroTesla (20 µT)’nın altında kalınması öneriliyor.
Öte yandan bulunulan noktada vücudun alacağı dozun (etkinin) büyüklüğü ancak o noktadaki manyetik akı yoğunluğu ve orada ne süre kalındığıyla birlikte belirlenebileceğinden ‘süre’ çok önemlidir. Örneğin trafo ya da kablo alt kattaki oturma ya da yatak odasına çok yakınsa buralarda kalma süresi oldukça uzun olduğundan vücudun alacağı doz da fazla olabilir.
Bu nedenle, trafo ve bunların (yer altından ve yer üstünden geçen) kablolarına çok yakın yerlerde evleri bulunanların, trafoyu kuran kurumun yetkililerinden ayrıntılı bilgi almaları ve özel durumlarda manyetik akı yoğunluğu ölçümleri yaptırmaları gerçek durumu ortaya koyabilir (Bunları çeşitli elektronik ölçüm laboratuvarları yapıyor ve bunlar internetten bulunabilir). Ölçü sonuçlarına ve kalma sürelerine göre yapılacak değerlendirmeler sonunda, herhangi bir önlem gerekmeyebilir ya da trafonun, evin duvarlarının zırhlanmasından, odaları değiştirmeye kadar çeşitli önlemler alınabilir.
İnsan vücuduna etkisi
Yukarıdaki açıklamalar, temel olarak, kentlerde 10-15 m. yükseklikteki direklere gerilen (örneğin 36.000 Volt’luk) yüksek gerilim hatları için de geçerlidir. Bunların çevrelerindeki manyetik ve elektrik alan şiddetlerinin genellikle sınır değerlerin altında olmalarına rağmen bazı yerlerde daha yüksek değerler de ölçülebiliyor.
Bu nedenle, özellikle halkın yoğun olarak bulunduğu dinlence ve eğlence yerleri, oyun alanları, çocuk parkları, okul ve hastane bahçelerinin üstlerinden yüksek gerilim hatları geçirilmemelidir. Böyle yerler varsa, buralarda elektrik alan şiddeti ölçümleri yapılmalı, duruma göre önlemler alınmalı, aşırı ölçüm değerlerinde ise buralara halkın girmesi önlenmelidir. Yeni YGH’nın bu gibi yerlerden geçirilmemesi planlama sırasında göz önüne alınmalıdır. YGH’nın 5 m kadar altında yaptığımız bazı ölçümlerde elektriksel alan şiddeti 500 V/m ile 1000 V/m arasında kalmıştır. YGH’den 20-50 m kadar uzakta bu değerler onda bire kadar düşüyor. 
Trafo kulübelerinin duvarlarında elektrik alanının şiddeti 500 V/m altında kalırken, 1-2 m uzakta bu değerler onda bire iniyor. Görüldüğü gibi bu değerler elektrik alan şiddeti için sınır değer olan 5000 Volt/m değerinin çok altındadır.
İnsan vücudundaki doğal elektrik alanları
Tüm canlılarda olduğu gibi insan vücudunda da elektrik yüklü parçacıklar bulunuyor.Bunlar hareket ettiklerinde elektrik alan ve akımı oluşturuyorlar. Hücrelerdeki madde alış verişlerinin bir çoğunda elektrik yüklü parçacıklar yer değiştiriyorlar ve sinirler bunların işaretlerini elektrik sinyalleri olarak iletiyorlar. Kalp de elektriksel olarak etkindir (aktiftir). Vücuttaki bu çeşit doğal elektriksel hareketliliği doktorlar 'elektrokardiyogram (EKG)' ile ölçüyorlar.
Vücut dışından gelen ve yukarıda belirtilen 50 Hertz gibi düşük frekanslı ek manyetik alanlar, vücut içinde ayrıca elektrik alanları ve akımlar oluşturuyorlar. Bunlar ise sinir ve kas hücrelerinde olumsuz uyarımlara neden olabiliyorlar. Ancak bunların ortaya çıkması 4-6 Volt/m üzerindeki elektrik alan şiddetlerinde görülebiliyor (Elektrik alanları özellikle göz derisi hücrelerinde etkin). Vücuttaki alan şiddeti arttıkça, bu çeşit olaylar artabiliyor ve sinir sistemi bozularak 'kalp ritim bozukluğu' ortaya çıkabiliyor.
Halk sağlığının korunmasıyla ilgili sınırlama

Kalp pili örneği
50 Hertz gibi düşük frekanslı elektromanyetik alanların sağlığı etkileyebilen eşik değerleri bilindiğinden, 'temel sınır değerler' Uluslararası İyonlayıcı Olmayan Radyasyondan Korunma Kurulu'nca (ICNIRP) belirlenebiliyor.
Evlerinin yakınında trafo bulunanlar ne yapmalı?
Evlerinin yakınlarında trafo bulunanlardan bize gelen sorular: 'Yakınımızda trafo var, bizi olumsuz etkiler mi?' 'İmza toplayarak yargı yoluyla trafoyu kaldırtabilir miyiz?' ya da 'Evin yanı başına trafo yapılıyor: evi satın alayım mı?' 'Yakınımıza trafo yapılacak, ne uzaklıkta yapılması uygun olur?' 'Kaldığımız evin çatısında baz istasyonu vardı, evi değiştirdik, şimdi de yanı başımıza trafo yapılıyor, ne yapmalıyız?'
Bu çeşit sorulara verilecek genel yanıtlar yukardaki bölümde bulunmakla birlikte, her bir trafo (varsa nikel ve demirli alaşımdan zırhlamasıyla birlikte) teknik olarak farklı olduğundan, belirli bir trafoyla ilgili ayrıntılı teknik bilgiler incelenmeden bir yanıt verilemez. Bu konuda şunlar göz önüne alınmalı:
1.Trafodan 8-10 metre kadar uzaklıkta elektrik alan şiddeti (Volt/m) ve manyetik akı yoğunluğu (mikroTesla)     genellikle çok düştüğünden, daha uzaklarda olumsuz bir etki beklenmemeli. Trafonun etkisinden çok, genellikle toprak altından binalara dağılan kabloların etkisi üzerinde durulmalı.
2.Vücuda olumsuz bir etkinin ancak, trafonun ve kabloların çok yakınlarında ve çok uzun süre kalındığında ortaya çıkabileceği göz önüne alınmalı (çocukların trafonun duvarına yaslanarak sık sık oturmaları ya da çok yakınında oynamaları gibi).
3.İstenirse, trafoyu kablolarıyla birlikte kuran ve işleten kurumdan teknik bilgi alınmalı, trafo ve kabloların yakınlarında yaptıkları ölçüm sonuçlarının sınır değerlerin ne kadar altında kaldığı sorulup öğrenilmeli (trafolardan yayınlanan elektromanyetik radyasyon için sınır değerler yukarıda verildiği gibi: manyetik akı yoğunluğu için 100 mikroTesla ve elektriksel alan şiddeti için 5000 Volt/metre).
4.Çeşitli büyüklükte (güçte) ve zırhlamada trafolar bulunduğundan, ayrıntılı bilgiler ancak trafo ve evlere dağılan kabloların teknik çizimleri ve trafoyu kuran kurumun ölçüm sonuçlarıyla birlikte yerinde incelenerek, çok kalınan yerlerdeki (yatak odaları, bürolar gibi) olabilecek etki hesaplanabilir. Trafolara çok yakın evlerde, çocuk parklarında, okul bahçelerinde, elektrik alan şiddeti (Volt/m) ve manyetik akı yoğunluğu (mikroTesla) ölçümlerinin yapılması, sınır değerlerle karşılaştırılması, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) /4/ Müdürlüklerinden istenebilir, ilgili ölçüm laboratuvarları öğrenilebilir ya da kontrol ölçümleri için ilgili şirketler internetten bulunabilir.
5.Özellikle kalp pili gibi vücutlarında elektronik alet taşıyanların, elektromanyetik dalga yayan kaynaklardan uzak durmaları önerilir.
Sonuç
Çevremizde elektromanyetik radyasyon yayan çok çeşitli kaynaklar bulunuyor ve bunların tümünü etkisiz kılmamız olanaksız. Evlerimizde, iş yerlerinde, trenlerde, tramvaylarda, otomobillerde neredeyse her yerde bulunan elektromanyetik alanların içinde yaşadığımızdan ise habersiziz. Kuşkusuz, mümkünse ilgili akılcı önlemlerle bunların etkilerini azaltmalıyız. Ancak aşırıya kaçmamalıyız, kaçamayız da! Çünkü bunlar, teknolojinin bugün bizlere sunduğu modern yaşam için gerekiyor, bunları yok etmek çokçası elimizde de değil.
Trafolara, bunların evlere dağılan kablolarına ve yüksek gerilim hatlarına çok yakın yerlerde (bürolar, yatak odaları gibi uzun süre kalınan yerlerde) ölçümler yapılmalı ve sonuçlara göre gerekiyorsa sınır değerlerle karşılaştırma yapılarak makul önlemler alınmalı.
Vücuda etki bakımından, elektromanyetik alan şiddetlerinden daha önemlisi, o alanda kalma süresidir. Eğer kalma süremiz kısa ise etki de az olacaktır (yağmurda kısa ya da uzun süre kalmamıza bağlı olarak az ya da çok ıslanmamız gibi).
Ayrıca trafolar evlerimize iş yerlerimize elektrik verilebilmesi için gereklidir. Bunları, çok uzaklara konuşlandırmak, yeraltı kablolarının uzamasına ve uzun kablolar boyunca daha çok elektromanyetik radyasyon yayılmasına yol açacaktır. Ayrıca uzun kablolar, elektrik enerjisinin daha çok ısıl kayıplarıyla sonuçlanacağından, trafoların uygun yerlerde yakınlarımızda bulunması gerekiyor. Önemli olan trafoların ilgili standartlara göre uygun ve güvenli olarak kurulmuş olmaları, duvarlarının içten zırhlanmasıdır ki, buna da normal olarak dikkat edilir.
Çeşitli elektrikli ev aletleri kullanıyoruz. Örneğin, saç kurutucusu başımızda 2.000 mikrotesla’ya, traş makinesi 1.500 mikrtesla’ya varan manyetik akı yoğunlukları oluşturabiliyorlar. Ancak, bunların kullanılma süreleri kısa olduğundan vücuda etkileri de azdır.
Elektromanyetik radyasyonun vücuda etkisiyle ilgili olarak bugüne kadar 60.000 kadar bilimsel araştırma yapıldığı kestiriliyor. Bilimsel araştırmalar tüm dünyada sürmekle birlikte bugüne kadar bilimselliği kesin olarak saptanmış bulgular elde edilmiş değil. Bazı araştırmalarda önemli etkilerin görüldüğü (baş ağrısı, uykusuzluk gibi) ileri sürülüyor ise de, yetkili uluslararası uzman kurullar, yaptıkları incelemelerde, bu çeşit araştırmalarda yöntem yanlışları, veri, bulgu azlığı gibi daha başka bilimsel tutarsızlık, uyumsuzluk bulduklarından bu gibi araştırmaları göz önüne almıyorlar, ayrıca bunlar başka araştırmalarla sınanamıyor, desteklenemiyor. Bu gibi etkilerin görüldüğünü ileri süren her bir araştırmaya karşın, bu çeşit etkilerin görülmediğini ortaya koyan iki adet araştırma bulunuyor.
Yukarıda açıklanan tüm bu belirsizlikleri göz önüne alarak, koruyucu bir önlem olarak, trafoların ve YGH'nın çok yakınında uzun süre kalınmamalıdır. Trafolar ilgili standartlara göre güvenli bir şekilde kurulmalı, ilgili sınır değerlerin aşılmadığı ölçümlerle gösterilmelidir.
Ayrıca, sadece trafo ve YGH'ına odaklanmamalı, tüm elektromanyetik radyasyon yayan aygıtlar örneğin cep telefonları kulağa yapıştırılmamalı ve daha az kullanılmalıdır. Çünkü cep telefonları vücuda yapıştırılarak çok kullanıldığında bunlardan yayınlanan çok yüksek frekanslı elektromanyetik dalgaların vücudumuzu etkilemesi, uzağımızdaki trafo ve YGH'ının,hatta baz istasyonlarının vücudumuzu etkilemesinden, genellikle, çok daha fazladır. Bu nedenle cep telefonları, akıllı telefonlar arka cepte, küçük çantada taşınmalı, kullanırken kulakla araya parmağımızı koymalı ve bluetooth gibi kulaklıklar kullanılmalı ve en önemlisi gereksiz uzun konuşmalar yapılmamalı.
-----------------------------------------
 (*) ICNIRP: İyonlayıcı olmayan radyasyonun etkilerini inceleyen uluslararası kurul
(**) Tesla: Manyetik alan akı yoğunluğu birimi, 1 Tesla = 1 Volt.s/m2 (1 mikroTesla = 10-6 Tesla) Manyetik malzemenin bulunmadığı bir ortamdaki, örneğin vücut içinde manyetik alan sonucu indüksiyonla oluşan elektrik akım şiddeti (Ampere/metre) ve manyetik akı yoğunluğu (Tesla) arasındaki bağıntı :
1mikroTesla= 4π.10-7 Amp/m
Kaynaklar: 
1.Trafo ve yüksek gerilim hatlarının yaydığı elektromanyetik dalgaların sağlığa etkisi nedir? 22.07.2011 günlü Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisi, Atakan,Y.
2.Radyasyon ve Sağlığımız? kitabı, Y.Atakan, Nobel Yayınları 2014 https://www.nobelkitap.com/kitap_113005_radyasyon-ve-sagligimiz.html
3.Resmi Gazete Tarihi: 24.07.2010 Resmi Gazete Sayısı: 27651 İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun olumsuz etkilerinden çevre ve halkın sağlığının korunmasına yönelik alınması gereken tedbirlere ilişkin yönetmelik
4.Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu http://www.btk.gov.tr/

Not. Bu yazı, Herkese Bilim Teknoloji portalında 30 Nisan 2016 günü yayımlanmıştır.




Yüksel Atakan, Dr., Radyasyon Fizikçisi, Almanyybatakan@gmail.com

20 Nisan 2016 Çarşamba

Yüksel Atakan'ın Fukuşima kazasıyla ilgili diğer bir yazı​sı;Fukuşima kazasından 5 yıl sonra bugün neler biliyoruz?



Fukuşima kazasından 5 yıl sonra bugün neler biliyoruz?
Yüksel Atakan, Dr., Radyasyon Fizikçisi, Almanya, ybatakan@gmail.com

Japon hükümeti, ülkedeki toplam 54 nükleer reaktörden, o gün çalışan, 43 reaktörü 11 Mart 2011 kazasından sonra durdurdu. Bugün Japonya’da sadece güneydeki Sendai’de 2 reaktör tekrar çalıştırılıyor. 23 reaktörün işletilmesi için yetkili kurumlara başvurulmuş olup bunlar için ilgili denetim ve yargı yolları aşılmaya çalışılıyor.
Kazadan önceki 54 reaktör ülkenin %30 elektrik gereksinimini karşılıyordu. İşletmeden çıkarılanlar sonucu ileride 43 reaktörün Japonya’da çalışması bekleniyor. Bunların tekrar işletmeye açılmaması için Japonya’da nükleer karşıtları destek buluyorlar. Japonya’da bugün yeni bir nükleer santralın yapımı ise sürüyor. Ancak artırılmış güvenlik önlemlerinin yerine getirilebilmesi için yapımı gecikiyor.
11 Mart 2011 üçlü felaketi
  1. Büyük deprem (9 büyüklüğünde ilk kez); 2. Tsunami ve 3. Fukuşima Nükleer Santral Kazası.. Deprem anında çalışan 1,2 ve 3 nolu reaktörler otomatikman durduruldu. Ancak nükleer yakıt elemanlarındaki bölünme ürünleri (radyoaktif maddeler) saldıkları ışınlarla ortamı ısıtmaya devam ettiklerinden, daha yıllarca soğutulmaları gerekiyordu. Ancak santralda elektrikler kesilmişti (YGH’ı kopmuş, dizelli ivedi elektrik üreteçlerini tsunami suları basıp işlemez duruma getirmişti).
Kaza sonucu 380.000 kişi evlerinden uzaklaştırıldı. Bunlardan 130.000’i Nükleer santralın 20 km çevresinde oturuyordu. Toplam 1 milyon kadar ev oturulamaz duruma geldi. Deprem ve Tsunami sonucu 16.000 kişi yaşamını yitirdi, 3200 kişi de kayıp.
Santralların geçmişine bakış
General Electric Fukuşima nükleer santralları zaten başlangıçtan beri sorunluydu! Reaktörleri TEPCO şirketi işletiyordu. Reaktörlerin tümü kaynamalı sulu cinsten reaktörlerdi. ilk 4’ü 760 MWe (elektriksel) güçteydi. Son 2 reaktör 1067 ve 1325 MWe gücündeydiler.
Fukuşima reaktörlerinin, reaktör binalarını çevreleyen 'Koruyucu Kabının' (Containment), büyük bir reaktör kazasında ortaya çıkacak yüksek basınca dayanamayacağını daha 1970'de ABD Atom Enerjisi Kurumu uzmanları bir teknik raporla açıklamıştı. Buna rağmen, basınç düşürme sistemi yapılmadan reaktörler işletmeye açıldı. Kiler katındaki ivedi elektrik üreteçlerinin de sular altında kalabileceği, uzmanlarca bir çok kez açıklanmasına rağmen bunlar üst katlara hem yer sorunu olduğundan hem de ek gider oluşturacağından taşınmadı.
2002 yılında TEPCO elemanları 16 yıl boyunca teknik raporları değiştirerek sistemlerdeki arıza ve kazaları gizledikleri, düzmece raporlar hazırladıkları ortaya çıkınca santrallar durduruldu ancak 2003 yılında bazı düzeltmelerden sonra tekrar işletildi. Kazadan 10 gün önce ise çeşitli aletlerin, pompaların ve dizelli elektrik üreteçlerinin 11 yıldır bakımlarının tam yapılmadığı açıklanmıştı ama aldıran olmadı. Kısacası: Kaza geliyorum diyordu
Fukuşima'da bugün durum?
Radyoaktif maddelerden temizleme, yıkama binaları kapsülleme ve reaktörleri soğutma gibi çalışmalar sürüyor. Sıvı ve katı atık depo/tanklarıyla santral alanı (şekildeki gibi) dolmuş durumda. Reaktörlerin çevresindeki alan ancak 30-40 yılda temizlenebilecek ve bunun maliyeti 100 milyar doları geçeceği belirtiliyor.
Santralın10-20 km çevresi kazadan hemen sonra boşaltıldığından, Çernobil'deki durumun aksine insanlar gereksiz yere radyasyon dozu almadılar. Çernobil’de ise, kaza gizlendiğinden, ilk 3 günde yüksek iyot 131 dozu nedeniyle, daha sonraki yıllarda, çocuklarda tiroit kanseri ortaya çıktı.
Fukuşima kazasından hemen sonra bölgenin boşaltılması sonucu fazla radyasyon dozu alan  ve radyasyondan ölen olmadı. Ancak evlerinden uzaklaşmak zorunda kalan bazı kişilerde depresyon ve travma nedeniyle ölenlerin 1000'i aştığı, kanıtlanamasa da, medyada yer alıyor.
Elde edilen bulgular ve özetle durum:
  1. Fukuşima bölgesinde Cs 134 ve Cs 137 en yoğun radyoizotoplar olmuştur.
  2. Radyasyon dozunun oluşmasına en büyük katkı vücudun dıştan ışınlanmasından gelmiştir (20 mSv’den az).
  3. Vücudun içten ışınlanması, sıkı besin kontrolları nedeniyle önemsiz kaldı (besinlerde yapılmakta olan radyoaktivite ölçümleri ve kontrollar uzun süre devam edecek).
  4. Japonya’nın her yerinde Fukuşima kaynaklı radyoizotoplar ölçülmüş ise de Fukuşima bölgesi en çok etkilenen bölge oldu.
  5. Uluslararası araştırmalar (WHO, UNSCEAR) ve santral alanının temizlenmesi, reaktörlerin soğutulması, reaktörlerin çevresine set çekilmesi, havalandırma, filtreleme ve yakın çevrede koruyucu önlemler alınması gibi daha bir dizi önlem, onarım, bakım ve arındırma çalışmaları 30-40 yıl sürecektir. Santralların 6’sı da ileride de çalıştırılmayacaktır.
Alınan dersler
Yeni bir nükleer santral projesinde Fukuşima kazasından alınacak önemli derslerin başlıcaları ve yüksek güvenlikli bir nükleer santralın teknik özellikleri şöyle ortaya çıktı.
  1. Santral depreme daha dayanıklı olarak projelendirilip kurulmalı,
  2. Santrala verilen elektriğin kesilmesinde, ivedi (acil) dizel jeneratörleri sorunsuz çalışacak şekilde projelendirilmeli ve en uygun yerlerde konuşlandırılmalı,
  3. Hidrojen gazı patlamalarının oluşmasını önleyecek sistem çalıştırılarak patlamalar ortaya çıkmamalı,
  4. Nükleer yakıt maddesinin ergimesi durumunda reaktör kazanı dıştan soğutularak çeliğin yapısı (sertliği) bozulmadan ergiyen yakıt kazan içinde kalmalı,
  5. Çok yüksek sıcaklıkta reaktör kazanının delinmesi durumunda, kazanın altında yakıt tutma çanağı bulunmalı.
  6. Santralda ivedi komuta merkezi ve simülatör bulunmalı personel önceden hazırlanmalı
Kaynaklar:
  1. Ülkemizde kurulacak nükleer santrallarla ilgili radyasyon güvenliği (FMO Teknik Raporu, Y.Atakan, 50 sayfa, www.fmo.org.tr)
  2. Fukuşima kazasının 4.yılında durum (Bilim ve Gelecek dergisi Nisan 2015)
  3. Radyasyon ve Sağlığımız kitabı: https://www.nobelkitap.com/kitap_113005_radyasyon-vesagligimiz.html (Nobel yayınları 2014, Y.Atakan)
Not: Bu yazı, 'Herkese Bilim Teknoloji' portalından aktarılmıştır (http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/fukusima-kazasindan-5-yil-sonra-bugun-neler-biliyoruz)



​Yüksel Atakan'ın kongre bildirisi özeti​,​ şekil ve kaynak eklemeleriyle


NÜKLEER ENERJİDEN ÇIKAN ALMANYA'da ELEKTRİK ÜRETİMİYLE İLGİLİ DURUM  VE SORUNLAR

Yüksel Atakan, Dr., Radyasyon Fizikçisi, Almanya, ybatakan@gmail.com

Nükleer santrallar kapatılırken Almanya’da elektrik üretimindeki sorunlar
Almanya’da 2010 yılında 17 nükleer santralın  elektrik üretimine katkısı %22 dolayındaydı. Bunlardan 9"u, 2011"deki  Fukuşima kazasından sonra  bugüne kadar kapatıldı ve bir daha çalıştırılmayacak. Arta kalan 8 santralın 2023 yılına kadar  kapatılması planlandı. Almanya'da, 2020 yılına kadar gerekli elektrik enerjisinin %35’inin yenilenebilir enerjilerden sağlanması amaçlanıyor ve 2015 yılında %30'a ulaşıldı. Ancak yenilenebilir enerjiler deyince çokçası güneş ve rüzgar enerjileri akla geliyor. Almanya'da rüzgar ve güneş enerjilerinin 2015 yılındaki elektrik enerjisi üretimindeki toplam payı ise %19,4 (Rüzgar:%13,5, Güneş: %5,9). Yenilenebilir elektrik enerjisi üretiminin gerisi ise eskiden beri biyokütleden elde edilen enerji; %6,8  (odun, biyo çöp,atık yağlar vb.) ayrıca  %3 su (hidrolik) enerjisinden oluşuyor.
2015'de nükleer enerjinin payı %14'e inmişken, fosil kaynaklı enerjiler toplamda %51 ile yine en büyük katkıyı sağlıyorlar. Bunların payları:Linyit: %23,8, Taşkömürü: %18,1 ve Doğal Gaz: %9,1. Almanya'da 2015 yılında toplam olarak 652 Milyar kWh brüt elektrik enerjisi üretildi (Türkiye'dekinin yaklaşık 2,5 katı).

Fosil yakıtlı elektrik santrallarının baca gazlarıyla iklime ve çevreye olumsuz etkileri
Almanya’da bugün yapımı süren ya da planlanan küçüklü büyüklü 51 adet fosil yakıtlı santral bulunuyor (Bunlardan en büyük 7 adedinin toplam gücü: 4500 MW). Nükleer santrallar kapatılırken, yenilenebilir enerjilerden elektrik üretimi kısa sürede açığı kapatamayacağından, fosil yakıtlı elektrik santrallarının ardı sıra devreye girmesi bekleniyor. Tüm nükleer santralların 2010 yılında piyasaya sunduğu 140 milyar kWh’lık enerji, fosil yakıtlı santrallardan elde edilecek olursa CO2 miktarı %20 kadar artacak.
Öte yandan Almanya, fosil yakıtların saldıkları C02 miktarını 2040 yılında, 1990 yılında atmosfere salınan miktara göre %40 kadar indirmeyi hedefliyor. Elektrik enerjisi üretiminde salınan CO2 miktarının 2020 yılında 290 milyon tona indirilmesi de planlanmış olup bu, 2015 yılına göre 22 milyon ton C02 miktarının azaltılması demektir.
Bilindiği gibi nükleer santrallar normal işletme sırasında bacalarından çevreye yok denecek kadar az miktarda karbon dioksit (CO2) gazı salarken, fosil yakıtlı olanlar çok fazla CO2 salıyor. CO2 gibi sera gazlarının iklime olumsuz etkisi biliniyor. Taşkömür yakıtlı bir santralda üretilen elektriğin kWh’i başına 900 gram CO2 , doğal gazlı olanda ise bunun yarısı kadar CO2 havaya salınıyor. Almanya’da toplam salınan CO2 miktarı yılda 830 milyon ton (2015). Kömür yakıtlı 800 MW’lık bir santral çevreye yılda 5 milyon ton kadar CO2  salıyor.
Fosil yakıtlı santrallarda bacadan salınan CO2’den başka, dumandaki kükürt dioksit, azot oksit gibi  çeşitli zararlı kimyasal maddelerin yanı sıra, kurum ve külde bulunan ağır doğal radyoaktif maddeler de çevre ve sağlık için büyük sorunlar oluşturuyor. Taşkömürü ve linyit kömürünün bileşiminde, az miktarda da olsa, uranyum 238 ve toryum 232’den türeyen radyum 226, polonyum 210 ve kurşun 210 ve ayrıca potasyum 40 gibi doğal radyoaktif maddeler, kömürün cinsine göre, daha az ya da daha çok var. Vücutta kemiklerde, başka organlarda, uzun süre biriken ve insanı içten ışınlayan bu gibi ağır radyoizotoplardan yayınlanan ışınlar  nükleer santrallardan çevreye salınmıyor. Nükleer santrallardan çevreye çok daha hafif fisyon ürünleri (uranyum 235’in bölünmesiyle ortaya çıkan radyoizotoplar) iyice filtrelendikten sonra çok az miktarlarda salınıyor. Öte yandan bazı kömürlü santrallardan modern filtrasyona rağmen çevreye atılan küllerin içindeki uranyum derişiminin, uranyumun elde edildiği madenlerdeki derişimden daha çok olduğu ileri sürülerek, küllerden uranyum elde edilmesinin daha avantajlı olabileceği düşünülüyor. Taşkömür yakıtlı büyük (800 MW kadar) bir elektrik santralının bacasından çeşitli eleme (filtrasyon) tekniklerine rağmen, çevreye yılda 500 kg kadmiyum, 500 kg talyum, 600 kg civa, 1.000 kg arsenik, 2.000 kg nikel, 6.000 kg kurşun ve 400 ton toz, 4.000 ton kükürtoksit ve 4.000 ton azotoksit yayılabiliyor. Bu gibi zehirli ağır metaller, gazlar ve  tanecikler insan vücuduna ulaştığında kanser yapabiliyor. Zehirli bu gibi maddeler sonucu her bir kömür santralının 40 yıllık işletme süresi boyunca çevrede (yavaş yavaş) farkedilmeden 1000 kişinin kanserden ölümünden sorumlu olduğunu ileri süren araştırmacılar var. Bu nedenlerle Almanya’da nükleer santralların durdurulmasıyla elektrik açığını kapatması düşünülen çok sayıda kömürlü santral yapılmasına da çevredekiler ve sivil toplum kuruluşları karşı çıkıyor.
Diğer sorunlar
Nükleer santrallar ardı sıra kapatılırken uzak bölgelerden getirilmesi zorunlu olacak elektrik için yeni yüksek gerilim hatları yapımı gerekiyor. Elektrik ağında kullanıma göre her an değişen gerekli enerji akımını sağlayabilmek için, özel bilgisayar programlarıyla enerji akımını en elverişli duruma getirmek (optime etmek) amacıyla yeni tekniklerin denenmesi ve tüm bunların gerçekleştirilebilmesi için büyük yatırımlar gerekiyor. Rüzgar ve güneş enerjisi her saat değişebileceğinden, güneşin geceleri olmaması, duruma göre eksikliğin başka enerji kaynaklarından devreye aktarılmasını zorunlu kılıyor.
Yeni enerji hatlarını ve rüzgar enerjisi üretim kulelerini (jeneratörleri) kimse yanıbaşında istemiyor. Bunun başlıca nedenleri doğal çevrenin görünümünün bozulacağı ve gürültü. Bu da büyük bir sorun.
Sonuç
Almanya'da nükleer santralların sırayla devreden çıkarılmasıyla azalacak elektrik üretiminin, artan yenilenebilir enerjiyle ileride karşılanamayacağı biliniyor. Açığı kapatmak için kurulmakta olan fosil yakıtlı elektrik santrallarından salınan C02'in iklimi etkilemesi sorununun nasıl çözülebileceği ise bilinemiyor. Almanya'nın bu konuda avantajı ise ileride gerektiğinde, AB elektrik şebekesinden elektrik açığını kapatabileceğidir. Bu ise Fransa gibi ülkelerde üretilen ve daha çok nükleer kaynaklı elektrik olacaktır. Nükleerden çıkan Almanya'nın 30 km uzaklıktaki komşularındaki nükleer santrallarda üretilen elektriği ileride kullanma zorunda kalacağı ise, nükleer santralların kaza risklerini ileri sürenler için  bir çelişkidir. Yukardaki nedenlerle komşuları, Almanya’yı, nükleer enerjiden çıkmakla, çok acele ettikleri  için eleştiriyorlar.
Almanya’da yukarda özetle verdiğimiz sorunların nasıl çözülebileceği, ancak nükleer santralların devreden tümüyle çıkarılacağı 2022 yılı sonrasında görülebilecek. Nükleerden çıkan çok az sayıda AB ülkeleri (*) dışındaki Çin, Hindistan, Rusya gibi daha bir çok ülke ise, yenilenebilir enerjiler artırılsa bile bunlar yetersiz kalacağından, gelecekteki enerji açığını kapatabilmek için, yeni nükleer santrallar planlıyorlar. Bunlara, Fukuşima kazasının olduğu Japonya da eklenebilir. Japon hükümeti, Fukuşima santralının işletmecisi olan Tepco şirketine yeni bir nükleer santral kurma projesini,geçen yıl, vermiştir.
------------------------------------
(*) AB'de Nükleer Enerji'den çıkan ülkeler: Almanya, Belçika, İsviçre, İspanya;
Avusturya ve İtalya'da ise NGS bulunmuyor.

Kaynaklar:
1. BDEW Bundesverband der Energie und Wasserwirtschaft  EEG raporundan 16.02.2016.
2. Radyasyon ve Sağlığımız? kitabı, Y.Atakan, Nobel Yayınları 2014 https://www.nobelkitap.com/kitap_113005_radyasyon-ve-sagligimiz.html
3. Fukuşima kazasından 5 yıl sonra bugün neler biliyoruz? (http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/fukusima-kazasindan-5-yil-sonra-bugun-neler-biliyoruz)


William Engdahl'ın "A Century War" adlı yapıtı hakkında

Türkiye ve Ortadoğu topraklarındaki enerji koridorlarının tarihsel arka planında ne var?

İran'dan İtalya'ya, Pakistan'dan Latin Amerika ve Asya ülkelerine 20. yüzyılda petrolü ulusallaştırma yanlısı hükümetlerin, devlet adamlarının başlarına neler geldi?

IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktı? Ucuz ve sınırsız petrol arzına dayanan Amerikan ekonomisi aslında nasıl çevriliyor?

Petrol Para İktidar, tutanaklar, raporlar, tanıklar ve tarihi belgeler ışığında uluslararası petrol endüstrisinin karanlık dünyasını ve dünya siyasetindeki rolünü gözler önüne seriyor. Enerji politikaları konusunda dünyanın en yetkin isimlerinden ekonomist gazeteci William Engdahl, okuyucuyu petrol lobisinin küresel hâkimiyetinin tarihi ile baş başa bırakıyor.

Bu kitapta, 1. Dünya Savaşı'ndan günümüze petrolün uluslararası çatışmalardaki kilit rolünü, 1970 petrol krizinin perde arkasını, soğuk savaş sonrasında Amerikan hâkimiyet stratejilerini, Sovyetler Birliği'nin çözülüşünde, Yugoslavya'nın parçalanmasında petrol lobilerinin, güçlü finans çevrelerinin rolünü ve Asya Kaplanları'nın nasıl kediye dönüştürüldüğünün hikâyesini bulacaksınız.

Petrol Para İktidar, medya kanalı ile tanıdığınız birçok Anglo-Amerikan politikacı ve bürokrat figürün hayatlarından çok ilginç ayrıntı ve bağlantılara; 1980'lerde liberalizmi, serbest pazar ekonomisine dayalı yeni dünya düzenini kabul etmek istemeyen ülkelerin nasıl tehdit ve zorlamalarla karşılaştıklarına yer veriyor.

Basit bir fosil yakıtın, milyonlarca insanın ölümüne, tamiri imkânsız yıkımlara yol açan bir silaha dönüştürülmesinin; Londra ve New York finans çevrelerinin petrol parası ile döndürdükleri siyasi tezgâhlarının; devasa kârlar düşme eğilimine girince, sorunlara kapitalizm dışında çözüm aranmaya başlandığında, "çatlak sesler" yükseldiğinde güçlü, uluslararası sermaye gruplarının hangi senaryolarla harekete geçtiğine dair çok iyi hazırlanmış bir tarih çalışması Petrol Para İktidar.

17 Nisan 2016 Pazar

Duyuru: Bu akşam (17 Nisan 2016) saat 21.00’de Ülke TV’de Nükleer Enerji ve Toryum


Duyuru:
Bu akşam (17 Nisan 2016) saat 21.00’de Ülke TV’de Stratejist Ömer Özkaya’nın hazırlayıp sunduğu ‘Gözcü’ programında Nükleer Enerji ve Toryum konuları tartışılacaktır.

Programa konuşmacı olarak TETP (Toryum Ender Topraklar Platformu) müdavimlerinden Dr. Reşat Uzmen ve yine TETP ve KDP (Kadıköy Düşünce Platformu) müdavimlerinden Ateşan Aybars (Eski CANDU Reaktör Kontrol Mühendisi) konuşmacı olarak katılacaklardır. İlgilenenlere duyurulur.

Not: Programın video linki aşağıdadır. Buradan izlenebilir.
http://www.izle7.com/ulketv/izle-13779-gozcu-17-nisan-2016.html 


31 Mart 2016 Perşembe

Kütüphane Haftası İçin Bir Durum Değerlendirmesi_Mustafa Özcan

Kütüphane Haftası Türkiye'de 1964 yılından beri her Mart ayının son Pazartesi ile başlayan hafta içinde kutlanır.
Kutlamanın amacı, başta öğrenen gençler dahil olmak üzere tüm yurttaşlara okuma alışkanlığını ve zevkini aşılamak ve geliştirmektir. Böylece kitap sevgisini artırarak, okuyanın bir bilgi kaynağı olarak kitaptan daha çok yararlanmasını ve kütüphanelerin gelişmesi sağlayarak toplumsal bilinçlenmeye süreğen bir katkı vermek hedeflenmektedir.
20.yüzyılda yaşanmış olan sıcak ve soğuk savaş sonrası şimdi 21.yüzyılda yaşanmakta olan terör tipi savaşın ardından egemenlik kuracak olan bilgi savaşı döneminde başarılı olmak için Büyük güçlerce kolayca manipüle edilebilen medyayı izlemek yeterli değildir. Bu daha zor manipüle edilebilen bir bilgi ortamı olan kitabı okuyarak ve kitap yazarak Dünyayı anlayan entelektüel bir kitleye sahip olmakla mümkündür. Böyle bir entelektüel kitleye, yani entelijansiyaya sahip olma hedefi artık tüm toplumlar için hayati bir önem kazanmıştır.
Bu nedenle gelir düzeyi bağlamında kıyaslandığında Dünya’da kitap okuma alışkanlığı bakımından ülkeler arasında çok geriden gelen Türkiye’de kitap okuma alışkanlığımızı geliştirmek konusunu temel hedef kapsamındaki bir meşguliyete dönüştürmemiz gerekmektedir. Bu yönde daha çok çabalama içinde olmamız gerektiği aşikar bir şekilde apaçık ortadadır.
Bu nedenle bu kapsamda, başta Milli Kütüphane ve Halk Kütüphaneleri ile diğer resmi kurumlarımız olmak üzere, kitap okuma ve okutma ile ilgili dernek, oluşum, platform, ortam ve bireysel durumlarla ortaya konulacak kendilikçi görev anlayışlara daya lı çabalar büyük sorumluluklar düşmektedir.
Öte yandan şüphesiz ki, yukarıda sözünü ettiğim bu “dünyasal bilgi savaşı”nın galiplerinden biri olmak Türkiye Cumhuriyetinin de en doğal hakkı ve hedefidir. Buna ulaşmaktaki yolu ise, küresel düşünüp yerel hareket eden, yani gerçek anlamıyla bilgi toplumu olmaktan geçmektedir. Bu doğrultuda bilgi toplumu olabilmek içinse doğaldır ki, duygudaşlığa, hoşgörüye, adalete, özgürlüğe, dayanışmaya, doğal çevreye, eğitime, bilime ve araştırmaya birinci derecede önem vermek gerekmektedir.
Hafta münasebeti ile bu kapsamda görev üstlenmiş Türkiye’deki halk kütüphanelerinin amacından söz etmeden geçmemek gerekir.
Halk Kütüphaneleri, sorunları bilgi ile çözebilen mutlu, başarılı, tatminli, dolayısıyla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bir bilgi toplumu yaratmayı, Ulusal Kültür mirasımızı yaşatarak ve gelecek kuşaklara aktararak bölgenin kültürel, sosyal ve teknolojik kalkınmasında önder olmayı kendisine şiar edinmiş bir vizyon ve misyona sahiptir.

Herkesin durumdan kendiliğinden sorumluluk üstlenerek  bu Hafta içinde bir kütüphane ziyareti ile bu evrensel olguya katkı sağlamasını dilerim.